13 Mart 2015 Cuma

An'lar..

16 Ocak 2015.. Sevgili olmamıza tam olarak 4 gün varmış, habersizdim. Bu arada en yakın arkadaşlarımız da sevgili oldu, o konuyu bi netlestirelim. İşte o 4-5 gün boyunca hatırladığım en güzel an'lar..

İlk kötü olduğum gün babam yüzündendi. Ona anlatmıştım, yanımda değildi ama beni mesajdan bile o kadar güzel toparlamıştı ki. Acıma sakın kendine demişti, sen onlar gibi değilsin.. Birsey oldu sonra ona teşekkür ettiğimi, iyiki varsın dediğimi hatırlıyorum. Teşekküre gerek yok, iyiki varız demişti.. 
~
Ertesi gün bunun dershane çıkışına aylardır görüşmediği bi kız arkadaşı geldi. Sevimli bi kız, oldukça da iyi. Hatta sırf erkek üzülcek diye sevgilisinden ayrılamayan biriymiş. Neyse sigara içiyoruz bu çıkardı cebinden bana sakız verdi. Sakızın yarısını da çiğnemiş. Seversin dedi. Ya o an ona o kadar çok sarılmak istedim ki. Bunu bu şekilde düşünmesi bir yana, en sevdiğim sakız olması bir yana yani hahah. Sigara içerken bana uzun uzun baktığını hissettim göz ucuyla. Ama ona karşı dönmedim. Bi bana bakmıcaksın dimi dedi, yine gülümsedim. Hep sana bakarım ben sıkılmam gülümsemesiydi ama bu, anlamadı.
~
En yakın arkadaşlarımız sevgili oldu demiştim, yine bir dershane çıkışı sonrası gittik oturduk bi cafeye. Olayın garip tarafı şu, sevgililer konuşmuyor sürekli biz konuşuyoruz. Sıkıldık. Güneşte nasıl güzel ama var ya anlatamam. Hani böyle tam güneş batmasına yakın bi kızıllık oluşur ya gökyüzünde, hah tam olarak öyle. Bu kalktı masadan ya ben biraz sahile çıkıcam gelen var mı diye sordu. İç sesi de bana gel diyo tabi orası ayrı. Bende gittim bununla. İlk ozaman yalnız kalıp birseyler konuşmuştuk. Kafamıza takılan bütün soruları belki de o gün cevaplamıştık. Aile yaşantımızdan tutta, biz'den önce dershanede sohbet ettiğimiz karşı cinse kadar herseyi.. Güneşin batışını izledik zaten sonra cafeden kalkıyolarmış bizi aradılar. Otobüse doğru gidiyoruz hiç unutmam, ellerim üşümüştü ilk o gün tutmuştu elimi. Ve o gün otobüse giderken yürüdüğümüz yolda söylenen 2 şarkı kahkaha atmamıza sebep olmuştu, birbirimize gönderme yapıyoruz diye. Ve sen bunu bilmezsin, nedenini bende bilmem. Hani elimi tuttuğun o gün var ya gözlerimin dolmustu belli etmedim. Bide bunda en sevdiğim huyu annesiyle konuşma tarzı sanırım. Bi insan saygılı konuşur da bu kadar mı konuşur be, otur saatlerce izle yani. Sonra eve geldik, kokumun sindiğini söyledi mesajda. Seversin dedim, severim dedi. Sonra bi dalga muhabbeti vardı bunun arkadaşlarıyla. Test etme beni bu konuda dedi, endişelendiğimi görmeden. "Sinirlen, bağır çağır ama bu sebepten kızma" dedi. Nasıl kızmam hayatıyla oynayan birine? Hele ki bu sensen. Ve o lafın orjinali "sinirlen bağır çağır ama gitme'dir, bil.
˜
Sanırım 18 Ocak. Yine dershanedeyiz, tenefüste. Ben bunların sınıfına gittim. Şimdi dürüstce yazıyorum bunun bi arkadaşıyla ben 1-2 hafta kadar konuştum. Ama gerçekten sadece sohbet muhabbet. Hatta sinemaya gidelim demişti de, olabilcek olan ihtimalleri değerlendirip hayır demiştim. İşte bunlar tartışıyor. Ama arkadaş bi insanın tartışması bile bu kadar asaletli mi olur. Bu sinirlendi çıktı sınıftan. Meğer erkekler tuvaletine gidip yumruk atmış, ama kıyamam eli nasıl kötü olmuştu. Neyse akşam oldu, yine mesajlaşıyoruz. Elini sordum nasıl oldu ağrı var mı falan gibisinden. "Bana birşey olmaz, ikimizede birşey olmasın. Olcaksada bana olsun." demişti.
Bi insan bu kadar güzel yazsın, yazdığı herşeyde yanında olmadanda hissettirsin valla büyük başarı helal olsun.
˜
"-Söylemekten çok hissettirmeyi severim, bilirsin."
"-Seni senden iyi tanıyorum ki bunun farkına varamıcak kadar tanımıyorsun beni."
"-Gereksiz tavırlardan uzak bir çok şeyi aşmış iki insanın birbirini çözmeye ihtiyacı yoktur."
"-Her zaman tanıdığın ama çözemediğin olucam."
-"Attığım yalanla uğraşıcağıma, söylediğim gerçekle uğraşırım."
-"Sarhoş olmam ama birlikte oluruz."
-"Kazandım canım kazandım, zamanımdan, onurumdan, geriye bıraktıklarımdan çok şey kazandım."

Gibi cümleler yazardı bana, anlamlarını şimdi daha iyi anlıyorum.

#21

Hepimizin hayatında bize şans getirdiğini inandığımız şeyler vardır. Kiminin bir sayı, kiminin bir taş, kiminin de kolye. Benim şans getirdiğine inandığım sayı da 21. Bu tarihte başıma hep güzel, beni mutlu edicek olaylar gelir. Artık bide beni güçlü kılan bi kolyem var, o ayrı. Dershanedeyiz. Bu gelmedi yine uyuyakalmış. Defter tamamlıyorum bende mesaj attı, napıyosun diye. Oo dedim yine firardayız. Derken tak bi görüntü geldi, ekran görüntüsünü almış. Telefonda ismimin yanına #21 yazmış. O an o kadar mutlu ve özel hissettim ki, anlatamam.
~
Akşam oldu. Bana 'kendinde en nefret ettiğin huyun ne' diye sordu. Açıkçası en nefret ettiğim huyum, içimden geçen iyi yada kötü birseyi karşımdakine kırılabilme ihtimalini düşünmeden pat diye söylemem. Bu bazı durumlarda eğlenceli olsa da, bazı durumlarda gerçekten felakete dönüşebiliyor. Ha bide şey var. Ben normalde kolay sinirlenmem ama sinirlendiğim zaman da gerçekten kırıcı olabiliyorum, bazen kafamda kurduklarıma inanmasam aslında gayet iyi biriyim de işte.. Bende sordum ona 'senin ne peki' diye. Bana o kadar uzun bir yazı attı ki, yemin ederim kelimelere dökemediğim herseyi yazmış orda. O yazının tamamını buraya yazmıcam ama beni en çok etkileyen son cümleleriydi;

"Ayricaa.. ilk defa değil bu tabularımı yıkışım. Mukemmeliyetçilik değil belkide bi çeşit kendi kendime oyalanmak fakat bu şekilde devam etmicegini de biliyorum. Son dakikasına, son olaya, son damlaya, son nefese sonuna kadar devam etmek için herseyini ortaya koyan birisi olarak kendime yakistirmiyorum iste. ."

Bunu yazdıktan sonra bana kitap gibi okunmanın nasıl bir his olduğunu sormuştu. O zamanlar ona sadece güzel bir histi desem de, bazen beynimin içine girip ona söylemek istediklerimi okuyorda bana yazıyor gibi hissediyordum. Garip. Onun hakkında birsey daha öğrenmem gerektiğini söylemişti; zamanı gelince ağzından çıkan bir söz , kulağın olucam demişti. Sustuklarını anlayan olucam diye cevap vermiştim. Ve bugün, Sustuklarının bu kadar canımı yakması tam anlamıyla bir ironi..

Bi kahve?

Bi kahve deyip geçmemek lazım. İşte yine ders sonrası çıktık. Wp diye bi mekan var. Dedik oraya gidelim. Bindik otobüse 10 kişi falanız. Bu geldi yanıma oturdu. Sence de konuşacak çok şeyimiz birikmedi mi dedi, evet öyle dedim. Ve ne kadar gerçekçi gelir bilmem, o gün ailemden tutun da arkadaşlarıma bile söyleyemediğim bi olayı buna anlattım. Zaten ben psikoloğa gittiğin gün böyle biseyin olduğunu tahmin etmistim dedi. Ben normalde insanların baslarından gecen herhangi bi anılarını anlatırken genelde onları dinliyormus gibi yapıp dinlemem, sıkılırım çünkü. Fakat inanır mısınız o gün yol boyunca bana staj anılarını anlattı ve içimden bir kere bile 'öf sussa keşke artık' demedim. Onu dinlemeyi, hayat görüşlerindeki gerçekçi yönünü çok seviyorum. Özellikle de tutamayacağı sözler vermemesini. Neyse geldik WP'ye, kahveler söylendi. Benim en yakın arkadaşım da, bunun yakın arkadaşıyla konuşuyor. 4'lü takılma durumuna gelicez 1 haftaya, haberimiz yok. Neyse.. O gün cafe de otururken gözlerindeki bi acıyı fark ettim. Böyle o acı yıllardır onda var ama sanki kimseye belli etmemek için çabalıyor gibi. Bilirsiniz, içten olmayan ama samimi kahkahaları. Ondada böyle birşey vardı işte. Gözlerinden girip, kalbine dokunmayı 'acılarımız bile ortak seninle' demeyi çok istedim. Ama sadece 'seni anlayabiliyorum' demekle yetindim. Gerçekten anlayabildiğimi hissetmiş miydi bilmiyorum. Zaman .. :)

Güven..

Kendime bile güvenmeyen ben, kalktım sana güvendim. Zahmet olmasaydı da biraz sevseydin. Biraz çabalasaydın. İkinci şans dediğimde konuyu üstünlük, zayıflık meselesine getirmeseydin herşey daha farklı olurdu inan bana. Herşeye bir şekilde güvenmeyi bilen sen, kızlara asla güvenmezdi. Herşeye güvenirdi bir şekilde fakat mecburiyetten. Yani yaşamın daha kolay olmasına inandığı gibi birşey. "Seninle gözüm kapalı her yere girerim ve gözüm arkada kalmaz." Bakın bayanlara güvenmediğini söyleyen adam bana bunları söyledi. Ve inanın, güvendiğini bilmek sevdiğini söylemesinden çok daha anlamlıydı. Çünkü herkes birbirine sevdiğini söyleyebilir, hissettiredebilir. Fakat güvenildiğini bilmek çok farklı.. Teşekkür ederim, hissettirdin. 
Birbirine deli gibi benzeyen iki insanın, zamanla ne kadar zıt olduğunu görürsünüz. Mesela ben yazı yazmayı çok severim, rahatlatır. Fakat ben duygularımı yazarım. Oda yazmayı çok severdi ama duygularını değil. Farkları, farkında olmamız gereken, herkesin bildiği ama bilmezden geldiği gerçekleri.. Böyle yazılar yazıp, çocuğuna miras bırakacağını söylerdi. Diyorum ya çok farklıydı. Yanında birine birşey olsa, suçu olmasa bile kendini suclayabilecek kadar masumdu. Güzel severdi, özel hissettirirdi. Konuşurken gözlerimin içine bakardı, mis gibi kokardı....

Neden?

Bu sizde de böyle midir bilmem. Ama ben, herhangi bir yerde, herhangi birinin yanında ağlayamam. Ha ağlıyorsam da gerçekten canım yanmıştır, dayanamamışımdır. En iyi o bilirdi bunu. Ve derdi; "sen dağıt ben yine toparlarım."

O'na ilk güvendiğim gün, sanırım 11 Ocak'tı.Psikoloğa gittiğim gün. Aileme, arkadaşlarıma, hatta kendime bile itiraf edemediğim şeyleri ona anlatasım vardı. Diyorum ya senelerdir tanıyor gibiydim. Artık baba sevgisi mi, anne şefkati mi dersiniz bilmem ama bana çocukluğumda ki mutlu günlerimi hatırlatıyordu.Ona  anlatıcağım herşeyin, bizim aramızda "bizim özelimiz" olcağından hiç şüphem yoktu.Ona gerçekten ilk olarak güvendiğimi " belli bir yerlerde, belli çizgiler çizmen gerekiyorsa hiç durma çiz üstünü. Kalem yine senin elinde, istediğin dünyayı tekrar çizersin. Ve ne çizersen çiz, o sanatı sevicek birisi illa olur. "bu sözlerden sonra anlamıştım. Süslü cümleler beni hiç etkilemese de, anladım. Mesela bana hep gülüceğimizi söylerdi, içten kahkahalarımızın olcağını. Ya sen çok yalancıydın, ya ben nankör.

Şimdi dağıttım mesela çoğu şeyi ama toparlayamıyoruz. Neden?

Derin..

Benimle alışık olmadığım derin bir konuşma yapıp, kaybolduğumda ne yapacağımı sormuştu. Cevap basitti. Bu hayat bana başım sıkıştığında kimseye koşmamam gerektiğini öğretmişti. Zaten her tarafı karanlık olan birini daha ne kadar kaybolmakla korkutabilirsin ki? Beni karanlıktan çektiğinde ona ihtiyacım olduğunu söylemişti. Gülümsedim. Ufak bir aydınlığı karanlığıma değişmem demiştim. Öyle olmadı tabi. Ayırt etmemi istedi; bana karanlığın mı iyi geleceğini, yoksa onun mu? Karanlık, karanlık diye kendimi parçalasam da ona ihtiyacım olduğunu biliyordu, bana iyi geleceğini biliyordu. Fakat gittiği gün, ona ihtiyacım olmadığını anlıcağımı söylemişti.
-
"Avını tanırsan öyle bir ihitmal yok, tıpkı define avcıları gibi. Çok tuzak vardır, tuzak kurmuşlardır, bir tarafını kaybedebilirsin. Tılsımlamışlardır, çarpılabilirsin. Zehirli bir hayvan vardır, sokulursun. Gizli bir girişi vardır, mahsur kalırsın. Ama; bunların hepsini bilirsen, o hazineyi alır çıkarsın."
-
Alış, tekrarı yok. 

Kültür akıyor beyimizden..

Bilirsiniz flörtleşme dönemlerini.. Arkadaşlığın az, sevgilinin fazla olduğu herşeyin farkında olupta es vermeme çabalarını. Sabahlamalar, birbirinize şarkı atmalar, film önerme, telefonda saatlerce konuşma dönemleri işte. Bir de beyimizden kültür akıyor orası da ayrı tabi.

"I can speak  every language very well, if u talking about everything dont worry,im always here just coming to me that's enought " gibi ingilizce bir cümle attı. Hayır uğraşmak istemediğimden değil gram ingilizcem yok. Öküzün trene baktığı gibi bakakaldım ekrana. E dedim o kadar kültür akıyo senden madem çevirisinide yapıver. Beni ilgilendiren son cümlesiymiş "konuşmak istersen ben her zaman burdayım, sadece gelmen yeterli." yazdı. 
Hiç unutmam o konuşmayı;

-"Konuştuklarımdan çok, sustuklarımı da anlamasını istiyor be insan."
-"Sustuğun gün yine birlikte susar, birbirimizi dinleriz. Bundan şüphen olmasın."
-"Sustuklarını anlamak;)"
-"Bir çoğunun başaramadığı birşey."
-"Başarırız be ;)"
-"Hiç şüphem olmadı.." 

Açıkcası benimde hiç şüphem olmamıştı. Şimdi hangi siktiğimin cehennemindesin ki sustuklarımı anlayamıyorsun. Ama gördüğün gibi şuan sustuklarımı geçtim, konuştuklarımı bile anlayamıyorsun orası ayrı. Zaten hep böyle olur, ilk başlar güzeldir. Sonra uzatmaları oynarsınız ve o muhteşem son.. Tüm sözler, tüm hissedilen güzel duygular bir anda nefrete , "keşke yaşanmasaydı" gibi kelimelere dönüşüverir. Şimdi düşünüyorum da, sadece "keşke sonu böyle olmasaydı " nın dışında başka bir keşkem yok. Doğruyu söylemek gerekirse kalbimde başka bir keşke'ye yer yok.

Gizemli adam..

Şimdi bakın, neden gizemli adam diyorum ben buna. Ben normalde, bir insanın neler düşündüğünü, hangi hareketiyle neler anlatmak istediğini lak diye çözen biriyim. Biriydim daha doğrusu, ve sırf bu muhabbete bir çok insanla dalga geçer, eğlenirdim. Ama bunda böyle birşey olmadı. Bir önceki yazıda da dediğim gibi "Çok yakın ama aslında çok uzak, yıllardır tanıyor gibi ama aslında yabancı" .. Yine mesajlaşıyoruz bununla. Dövme yaptırma muhabbeti açıldı. Bana 4 tane sembol attı ve bunları yaptırcağını söyledi. 4 sembolden birinde de kurt var. Bu arada kurt demişken bu adam, harbiden kurt adama benziyor. Kafayı yediğimi, hatta psikolojik sorunlarımın olduğunu düşünebilirsiniz. Çocuğun yürüyüşü, dişlerinin arkasındaki diğer dişi ve esnerken uluması.. Kafayı yediğimi falan düşündüm ilk başta, gerçekten böyle bişey olabilir mi diye.. Sonra dedim ki salak mısın kızım hangi masalda yaşıyorsun. Ve bunu gizemli kılan bir yanı da, kaçıncı yıl da yaşıyoruz dimi, hic bir sosyal medya hesabı yok. Yahu diyorum ki neden, kafamda onunla ilgili çözemediğim o kadar çok şey vardı ki.. Ya zamanla o taşlar yerine oturucak yada kurduğumu zannettiğim kale yerle bir olucak..


 



Bu ve benzeri sembolleri attı. İşte bu sembolleri görünce dedim ki, manyak mı bu adam ne olduğu belirsiz sembolleri neden vücuduna kazımak istesin ki.. Sonra dan anladım ki o bir alpha.. Bir çoğumuz alpha'nın ne demek olduğunu bilmiyoruz buna bende dahildim. Zamanla anladım ki o bir alpha ve diğer erkeklerden onu farklı kılan bir çok özelliği var. Eğer alpha'nın tam olarak ne olduğunu anlamak istiyorsanız " theycallmealpha.blogspot.com.tr " adresine bakabilirsiniz. Fakat söyle bir şey var kızlar, ben bu yazıları okuyunca ciddi anlamda beynim yanmıştı. Erkeklerin ve kızların iç dünyasını anlatabilen daha güzel yazı okumamıştım.  Aslına bakarsanız hersey bu yazıları okuyup, kafamda kurduklarımdan sonra başladı fakat bunları sonra çok sonra yazıcam.

Adım gibi biliyordum, öylesine biri olmayacağını..

Şimdi şöyle bi durum var. Ben bu adamı zaten Eylül ayından beri tanıyorum. Fakat sadece arkadaşım gözüyle baktığım bir adamın, benim için öylesine biri olmıcağını anlamam bir cafe de belli oldu. İşte bilirsiniz dershane sonrasıdır, derslerden sıkılmışsınızdır ve cafede oturmaya gidiceksinizdir. Gittikte.. Gitmez olsaydık o ayrı. Eğer tesadüfen gidilmeseydi oraya, ne bu güzel günler yaşanıcaktı ne de bu üzüntüler. Bu yazıları bu adamla ayrıldıktan sonra yazdığımı söylememe gerek yok sanırım. Bu arada adam diyorum ya. Benim için erkekler; erkekler ve adamlar olarak ikiye ayrılıyor. Erkeklik basit birşeyse de, adamlık çok farklı bir olgudur. İşte cafeye gittik biz arkadaşlarla, buda geldi. Toplam 6 kişi falanız, samimi bir ortam. Ama o gün de deli gibi hastayım,yüzümde makyaja dair en ufak birşey yok. Bildiğin domuz suratına falan benziyorum. Masanın en ucunda oturan adam geldi benim yanıma oturdu. Tamam güzel de, benimle konusmuyor. Karşımdaki benim en yakın arkadaşım saydığım kızla sürekli bişeyler konuşuyor. İşte deist muhabbetlerinden tutunda, erkeklerin iç dünyası hakkında bir sürü tezler söylüyo falan. Açıkcası yanıma oturupta benimle konusmaması sinirimi bozdu. Tabi ben durur muyum, asla. Bir şekilde bende katıldım muhabbete, ayrıca en sevdiğim konuları konuşuyolar neden susayım ki, aptal! Sonra ben bişey söyledim, bu beni alnımdan öptü. Haydaaa.. İşte o an başladı herşey. Adamda ne var biliyo musunuz? Size çok yakın gibi, aslında çok uzak gibi. Hep kalıcakmış ama aslında her an gidebilirmiş gibi. Yıllardır tanıyormuscasına bir his geldi. İşte o an dedim ki bu adam benim için öylesine biri olmıcak ve güzel günler gecireceğiz. İster 1 yıl sürsün, ister 1 ay. Ama asla ve asla sadece arkadaşım olmıcak. Deli gibi zaten hastayım bide bu çocuğun ismi ona hiç yakışmıyor. Mesela şey olarak düşünün bunu ; Kıvanç Tatlıtuğ'nun isminin aslında Abdurrahman olsa mesela, öyle birşey yani. O yüzden de bunun lakabı var isminin kısaltması gibi, herkes ona öyle sesleniyor. Gerçek ismini söyleyince onunda rahatsız olduğu belli. Tabi ben durur muyum hep kendi ismini söylüyorum. Buda en sonunda bana lakabımla hitap edebilirsin dedi ama gram gelmiyo içimden hatta telefonuna öyle kaydetmemi söyledi. Ama bildiğin yem attı, artık yersem.. Neyse kalktık cafeden. Eve geldim. Deli gibi çocuğa mesaj atmak istiyorum. Bahanelerden nefret eden ben, buldum güzel bi bahane. Aldım ekran görüntüsünü attım buna bak dedim böyle kaydettim.. Derken öyle konuşmaya başladık ama kısa sürdü. Ertesi gün oldu, akşam saatleri falan.. Deli gibi mesaj atsın istiyorum evrene mesaj atmasıyla ilgili mesajlar yolluyorum falan. TAK! mesaj geldi. XXX nasıl olduun :) diye.. Allah dedim sen bu mesajı attın ya ben kötüysem de iyi olurum zaten.. İşte bundan sonrası hep bu çocuğun gizemli hareketleri üzerine.

Biliyor musun sevgilim?

Seni ilk gördüğüm an da benim için 'öylesine' biri olmıcağını anlamıştım. Farklı bir histi, sanki yıllardır seni tanıyor gibiydim. Neleri sevdiğinden tutta, nelerden nefret ettiğine kadar. Kokun.. O kadar eşsizdi ki. Anlatması güç, kelimeleri bulmak zor. Hatırlar mısın bilmem eklemek gerekirse ben hiç unutmadım. Konuşmaya başladığımız ilk gün beni benden bile iyi tanıdığını, karanlıktan beni çektiğinde sana ihtiyacım olucağını ve gittiğin gün ise aslında güneşe ihtiyacım olmadığını anlıcağımı söylemiştin. Şu cümleleri okurken bile beyniniz yandı değil mi? Benimde.. Neden yazıyorsun diye sorulduğunda da çok sevdiğim bir günlük yazarının sözünü eklemeden geçmek istemiyorum. "Yaşarken zordu, yazmak ise rahatlatıcı.." Asıl hikaye şimdi başlıyor..